Erciş Haberleri

Demir Çelik: Türkiye’nin tek demokratik alternatifi HDP’dir

Filiz DENİZ 


AKP Hükümeti’nin kendisini yakalayana 1 milyon lira ödül vermeyi vaad etmesi ve adını “terör listesi”ne koymasına ilişkin kararı ‘insanlık suçu’ olarak değerlendiren, HDP Muş eski Milletvekili ve HDK-Avrupa Eş Sözcüsü Demir Çelik, iktidarın Türkiye toplumunu tutsak almak, Kürtlerin umudu ve özgür yaşam iradesini kırmak istediğini belirtiyor.

31 Mart seçimlerinde de ister adı Cumhur İttifakı, ister Millet İttifakı olsun temel amaçları HDP şahsında Kürtlerin, Alevilerin, emekçilerin, kadın ve demokrasi güçlerinin önünü kesmek, umutlarını karartmak olduğunu söyleyen Çelik, HDP’nin seçim stratejisini doğru buluyor.

‘HDP Türkiye’nin tek demokratik alternatifidir’ diyen ve 2023 öncesi barışçıl çözümün zor olduğunu belirten deneyimli siyasetçi Demir Çelik’le açlık grevlerini, yerel seçimleri, demokratik siyaseti, ortak gelecek eksenli demokratik işbirliğini ve Kürt sorununun barışçıl çözümüne dair öngörülerini konuştuk…

Şahsınızla ilgili son gelişmeyle başlamak istiyorum; ‘Türkiye’nin İçişleri Bakanlığı sizi ‘terörden arananlar’ listesine almış ve ‘yakalanmanızı sağlayanlara’ da 1 milyon lira ödül verecekmiş! Ne diyor, bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Terör faaliyeti içinde olan kişiler değiliz. Meşru demokratik legal siyaset yapıyoruz. Bu mücadele içindeyken mevcut hükümetle ters düşebiliriz. Eğer hükümetle aynı şeyi söyleyecek isek farklı partilerde yer almaya, siyaset yapmaya gerek yok. Demek ki farklı düşünüyoruz ve kendi partimizin dünya görüşüne uygun siyaset yapıyoruz.

Siyasal düşüncelerimizi dile getirmenin ve bu temelde Türkiye halklarının kurtuluşu mücadelesinde üzerimize düşeni yapmanın adı terör değil, demokratik mücadeledir. Bu açıdan baktığımızda AKP Hükümeti’nin hakkımızda aldığı bu karar bir insanlık suçudur.

Ayrıca KCK Ana Davası başta olmak üzere yargılandığımız davalar istinaf mahkemeleri ve Yargıtay tarafından onaylanıyor ancak bunlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) geri dönecektir. Biz de Avrupa’da olmayı legal demokratik mücadele açısından bir fırsata çevireceğiz. Demokratik Türkiye, Özgür Kürdistan mücadelemizi sürdürecek ve içerideki arkadaşlarımızla etkin dayanışmaya devam edeceğiz…

AÇLIK GREVLERİ AYDINLIK VE ÖZGÜR GELECEK İÇİNDİR

HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven öncülüğünde 3 ay kadar önce başlayan açlık grevleri pek çok merkezde ve cezaevlerinde yayılarak devam ediyor. Açlık grevleri bilindiği gibi PKK lideri Öcalan’a karşı uygulanan tecridin kaldırılması amacıyla yapılıyor. Süreci yakından izlediğinizi bildiğim için bütün boyutlarıyla sormak istiyorum; açlık grevlerini, grevcilerin taleplerini, eylemin yankılarını ve hükümetin olaya yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Leyla Güven’in açlık grevi üç ayı aşmıştır. Türkiye cezaevleri, Hewler, Strasbourg başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde yüzlerce direnişçinin katılımıyla dönüşümsüz ve süresiz olan açlık grevi giderek yaygınlaşmaktadır. Çünkü açlık grevinin temel talepleri meşru, haklı, insani ve vicdani taleplerdir. Bu üç temel talep içinde tutsakların ve direnişçilerin kendilerine dair hiçbir özel talebi yoktur. Toplumun yararına, aydınlık ve özgür geleceğine ilişkin taleplerdir. Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması, faşizmin yenilgiye uğratılması ve Özgür Kürdistan statüsünün kabul edilmesi talepleriyle Leyla yoldaşımızın başlattığı açlık grevleri Türk egemenlikçi sistem dışında birçok kurum ve kuruluşta yankı bulmuş, uluslararası ölçekte duyarlılığa yol açmıştır. Avrupa Konseyi genel kurulunda gündem olmuş, Türkiye aleyhine bir karara da dönüşmüştür. Ancak AKP-MHP faşizmi her zaman olduğu gibi konuyu sadece manipüle etmek, algı operasyonlarıyla direnişi kırmak istemektedir.

‘YAŞANACAK TRAVMANIN VİCDANİ HESABI VEREMEYİZ’

Açlık grevinde ölümlerin yaşanmaması için tecridin kaldırılması gerekiyor, ancak hükümetin tutumu gerginliğin artmasına neden olmakta! Geçmişte de zaman zaman İmralı’da tecrit uygulamaları oldu ve tecrit dışarıda yükselen tepkiler sayesinde kırıldı ve Türkiye’nin önünde yeni bir yol açıldı? Geçmiş tecrübelerinize dayanarak bize sürecin seyri hakkında neler söyleyebilirsiniz?                                          

Tecrit her şeyden önce bir insanlık suçudur. 12 Eylül darbe anayasası bile her mahkûmun ailesi, avukatları ve varisleri ile düzenli görüşme hakkına işaret eder. Buna rağmen de Sayın Öcalan üzerinde 20 yıldır ağırlaştırılmış tecrit devam etmektedir. Tecrit toplumun iradesini kırmak, umudunu, özgür geleceğini ve barışını karartmak amacıyla uygulanmaktadır. Kürt Halk Önderi şahsında Türkiye toplumunu tutsak tutmak, Kürtlerin umudu ve özgür yaşam iradesini kırmak istenmektedirler. Sayın Öcalan’ın PKK lideri olması yanında, milyonların ‘siyasi irademdir’ beyanını da göz önünde bulundurduğumuzda tecrit kişiye uygulanan insanlık suçu olmanın da ötesinde toplum kırım, kültürel kırım ve siyasal kırım amaçlı uygulanmaktadır. Tecridi kırmakla sadece Sayın Öcalan’ı sağlığına, güvenliğine ve özgürlüğüne kavuşturmuş olmayız, aynı zamanda Kürtlerin ve Türkiye toplumunun da özgürlüğüne, özgür geleceğine ve onurlu barışına kavuşmasını sağlamış oluruz. Yaygınlaşmasının ve toplumsallaşmasının nedeni bundandır. Ancak biz dışarıdakiler haklı, meşru, insani ve vicdani olan taleplerin gerçekleştirilmesini yeterince sahiplenmediğimizden faşist rejimin keyfi yaklaşımları devam etmektedir. Bu büyük risk demektir. O nedenle direnişçilerin çığlığına ses olmak yetmiyor. Toplumun kendi özgürlüğü, onurlu yaşamı ve özgür geleceği için ayağa kalkması gerekiyor. Ancak biz siyasiler, aydınlar, entelektüeller ve toplum dinamikleri sürecin bize dayattıklarına karşı siyasal, sosyal, kültürel, sanatsal, diplomatik tüm alanlarda birlikte hareket edemediğimiz, faşizme karşı birleşik cephe ruhuyla mücadeleyi büyütemediğimiz için direnişçilerin haklı talepleri etrafında kenetlenebilmiş değiliz. Zaman, kaynak ve emek israfı içindeyiz. İş bu noktada kalsa sorun yok. Çoktandır kritik aşaması içinde olduğumuz grevin canlarımızın hayatlarına mal olması durumunda yaşanacak siyasal ve sosyal travmanın vicdani hesabını verememe durumunu yaşayabiliriz.

CUMHUR VE MİLLET İTTİFAKI’NIN AMACI DEVLETİN ÇIKARLARINI KORUMAKTIR

Öte yandan Türkiye’nin gündeminde 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlerde önemli yer tutuyor. AKP+MHP bloku seçimleri, beka sorunu olarak görüyor ve bütün hesaplarını bu eksende yapıyor? Sizce de bu bir ‘beka sorunu’ mu? Öyleyse kimin için beka ve neyin bekası?

Türkiye ulus devletinin jeo-stratejisi Kürt ve Kürdistan karşıtı bir stratejidir. Son beş yılın siyaset belgesinde bu jeo-strateji yeniden güncellenmiştir. Kürtlerin statüye çok yaklaştığı ihtimaline karşı tekçi, katı merkeziyetçi devlet yekpare olmuş, “ikinci kurtuluş savaşı”, “devletin bekası” diyerek Kürt ve Kürdistan karşıtlığında Erdoğan’ın diktatörlüğünün arkasında hizalanmışlardır. 30 Ekim MGK kararından bu yana paranoya devam etmektedir. O günden bu yana tek tek siyasi partiler yerine partiler ittifakına dayalı seçimler yaşanmaktadır. 31 Mart seçimlerinde de ister adı Cumhur İttifakı, ister Millet İttifakı olsun temel amaçları HDP şahsında Kürtlerin, Alevilerin, emekçilerin, kadın ve demokrasi güçlerinin önünü kesmek, umutlarını karartmaktır. Adları farklı olsa da temel yaklaşım ve zihniyetleri halkın ve toplumun ihtiyaçlarını demokratik siyaset aracılığıyla karşılamak değil, devletin çıkarlarını korumak ve kollamaktır. CHP, Erdoğan’ın karşısındaymış gibi görünerek Erdoğan karşıtlarının demokrasi güçleriyle buluşmasının önüne geçmektedir. Alevilerin Kürtlerle birlikte hareket etmesini engelleme rolü devletin kuruluş genleriyle ilgili olan bir durumdur.

CHP MİLLİYETÇİ BİR PARTİDİR

CHP ve İYİ Parti yerel seçimlere ‘Millet İttifakı’ çatısı altında giriyor. HDP’nin bu ittifaka katılma arzusu biliniyor ancak İYİ Parti’nin muhalefeti nedeniyle bu gerçekleşmedi. CHP ise Kürt meselesi söz konusu olduğunda hemen hemen her aşamada AKP hükümetine destek veriyor! Ayrıca hem HDP’yle açık ittifaktan kaçınıyor, hem de HDP seçmeninden oy istiyor! CHP’nin izlediği politikayı nasıl değerlendiriyorsunuz?                                                              

CHP sosyal demokrat söylemine ve Sosyalist Enternasyonal’e üye bir parti olmasına rağmen batı demokrasilerindeki liberal zihniyete bile sahip değildir. Muhalefette de olsa tekçi, inkârcı ve imhacı devletin kuruluş zihniyetini her zaman ve koşulda savunan milliyetçi bir partidir. Sosyal demokrasi söylemi ile emekçileri, yoksulları, laik söylemi ile Alevileri, Sosyalist Enternasyonal üyesi olmakla aydın ve kimi devrimci yapıları sisteme eklemlemek, iktidar karşıtlığı söylemiyle toplum dinamiklerini radikal demokrasi arayışından alıkoymak misyonuna sahiptir. Her koşulda Kemalist ve militarist çizgiden ödün vermeden, Erdoğan’ın batı ittifakı dışındaki arayışlarını frenlemek, kimi şahsi yanlışlarını eleştirmek dışında esas politikası Kürt ve Kürdistan karşıtlığıdır. Onun için “Anayasa’ya aykırıda olsa milletvekilliği dokunulmazlıklarının kaldırılmasına evet diyeceğiz” demiş, Kürt kentlerinin yakılıp yıkılmasına, havadan, karadan bombalanmasına, yüzlerce insanın canlı canlı yakılmasına, yüz binlerce insanın yerinden yurdundan edilmesine destek vermiş, Efrin işgalini alkışlamış, üzerine adlarını yazdıkları füzeleri Kürtlerin başına yollamışlardır. Aynı CHP, Aleviler Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta ve Gazi’de katliamlar yaşarken ya iktidardaydı ya da ses bile vermemişti, iktidarların katliamcı politikalarını onaylıyordu. Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, emekçi ve demokrasi güçlerinin temel taleplerini savunan HDP’den öcüden kaçar gibi kaçmasının nedeni onun bu tarihsel misyonuyla ilgili olan bir durumdur. İyi Parti, Saadet Partisi ile ittifakta hiç tereddüt etmeyen CHP’nin, HDP ismini bile telaffuz etmemesi onun Kemalist ve militarist çizgisi ile ilgili olan bir durumdur.

HDP’NİN SEÇİM STRATEJİSİ DOĞRUDUR

HDP Parti Meclisi İstanbul, Ankara ve İzmir’in de aralarında olduğu 7 büyükşehirde aday göstermeme kararı aldı. Aday göstermek yerine muhalefetin demokrat adaylarını destekleyeceğini açıkladı. HDP’nin bu kararı çok tartışıldı. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?                                                                                  

Bugün faşizme karşı birlikte hareket edebilmek esas olmalıdır. Seçimlerle iktidara gelmeyi fırsat bilen faşizm, buradan aldığı meşruiyetle iktidarı elden bırakmak istemez. Seçimlerin aslında bir anlamı ve değeri kalmamıştır. Çünkü her şeyden önce demokratik bir hukuk devleti olmadığından adil, eşitlikçi, hukuka uygun seçimler yapılamamaktadır. Aksine her tür hileyi, şaibeyi kendine hak gören bu amaçla başta askeri ve sivil bürokrasi olmak üzere devletin tüm olanaklarını kendi çıkarları için kullanmakta hiçbir sakınca görmeyen bir iktidar var karşımızda. Meşru olmayan bu iktidar, faşizan uygulamalarıyla toplumu esaret altında tutmak istiyor. Bu iktidara karşı mücadele etmek meşru olanıdır. Sokakları, mahalleleri, kentleri örgütleyebilmiş, direnişi harekete geçirebilmiş olsaydık, topluma kendi seçeneğimizi sunabilirdik. Ancak örgütsüz, parçalı olduğumuz, birleşik mücadele koşullarından yoksun olduğumuzdan egemen elit siyaset toplumu seçeneksiz bırakmak, önümüzü kesmek ve de faşizmin ömrünü uzatmak için partiler ittifakına dayalı stratejiye yatmış bulunmaktadır. Demokratik siyasetin seçim dışında faşist iktidarı alaşağı etmesinin başkacada yolu olmadığından HDP’nin 31 Mart seçiminde AKP-MHP iktidar bloğu dışındaki toplum dinamikleri ve siyasi partilerle birlikte hareket etmek istemesi doğru olandır. Çünkü faşizmi teşhir etmek, yalnızlaştırmak buna karşın demokrasi cephesini örgütlemek ve genişletmek yapılması gerekendir. Hatta AKP ve MHP tabanına da hitap eden, onların vicdanlarına da seslenen bir propaganda dilini tutturmamız gerekmektedir. HDP’nin İstanbul, İzmir ve Adana gibi metropollerde aday çıkarmaması yerinde olmuştur. Bununla tehlikeyi savuşturacağımız yanılgısına da düşmemeliyiz. 16 Nisan 2017 referandumunda ve 24 Haziran 2018 seçiminde AKP-MHP iktidarını alt edebilmiştik. Fakat CHP ve İyi Parti, sistemin bekası ve Kürt karşıtlığında iktidarla örtüşen zihniyetleriyle, halk kesimlerinin iradesine sahip çıkmamış, iktidarın hilelerine razı olmayı demokrasiye tercih etmişlerdi. Aynı risk hala var ve devam ediyor. Bu nedenle esas olan bu ceberut devlet ve onun faşizan uygulamalarından zarar gören toplumun ekseriyetini ikna edebilmek, birlikte kendi özgür yaşam alanlarımızı inşa edebilmektir. Bunu başaramadığımız için iktidar bloğunun tahakkümüne karşı diğer sistem partilerine toplum muhtaç kalınmıştır. Bu açmaz aşılmadıkça siyaset ve seçimler iktidara ve faşizme kan taşımaya devam edecektir.

HDP’nin Türkiye metropollerinde aday göstermemesi ‘Türkiyelilik’ iddiasından vaz geçtiği anlamına geliyor mu? Kürt hareketi Türkiye’nin yönetimine katılmak yerine bölgesel iktidarı mı önceliyor? Diğer yandan bir dönem Türkiye’nin ana muhalefet partisi olma yolunda ilerleyen HDP’nin batı illerinde aday göstermeme aşamasına gelmesinde farklı etkenler söz konusu mu yoksa HDP’nin tarihi misyonu devam ediyor mu?

HDP’nin AKP, CHP ve MHP’den ayrı programının olması, farklı öncelikleri ve hassasiyetleri dillendirmesi onun Türkiye partisi olmadığı anlamına gelmez. KSH toplumun özgücüne dayalı demokratik sivil örgütlülüğünü, komün ve meclis örgütlenmesini esas alır. Parça bütün ilişkisi gereğince Demokratik Özerk Kürdistan’ı ve Demokratik Türkiye’yi savunur. Seçimlere bu stratejiyle yaklaşır. Bu stratejiden hareketle Kürdistan’da el konulmuş, kayyum atanmış belediyeleri geri almak, üzerlerine yenilerini ilave etmek, metropollerde de oylarımızın heder olmaması, iktidar bloğu dışındaki diğer siyasal yapılarla birlikte hareket ederek demokrasi cephesinin özgüven kazanması amaçlanmaktadır. Bu koşullarda HDP’nin batı illerinde belediye kazanabilmesi çok kolay değil. Adı geçen illerde %11-14 arası oy baremi ile de herkesin göz diktiği bir potansiyel gücü var. Bu potansiyel ya seçeneksiz bırakılacaktı ya da üstenci elit siyasetçilerin ırkçı, şoven söylem ve yaklaşımlarına rağmen taban dayanışması ve etkileşimi içinde olacaktık. Benzeri bir fırsatı Gezi direnişleri sürecinde yakalamış, amacına uygun pratik öncülük yapamadığımız için hep beraber kaybetmiştik. Aynı şeyi yaşamamak için duygusal ve tepkiselliğe düşmeden rasyonel olanı yapmak zorundayız.

Söz konusu olan asgari müştereklerde toplumun ekseriyeti ile yan yana gelebilmektir. Buna öncülük yapacak olan da demokratik siyaseti savunan tek parti konumundaki HDP’dir. HDP, bu nedenle sayın Kılıçdaroğlu ve sayın Akşener’in söylem ve yaklaşımları yerine kendi demokrat olma tavrının gereğini yapmaya çalışıyor.

31 Mart seçimlerinden Türkiye genelinde ve Kürt illeri özelinde nasıl bir sonuç bekliyorsunuz? Birçok seçime katılmış, seçim çalışmaları planlamış bir siyasetçi olarak öngörünüz nedir?             

31 Mart seçimleri demokratik hukuk devletinde yapılmıyor. Faşist diktatörlük koşullarında yapılacak seçim adil, eşitlikçi olmayacağından sonuçları da her tür hileye ve şaibeye açık olacaktır. Buna rağmen Kürdistan’da Kürt siyasal partilerinin, Türkiye’nin batısında ise demokrasi güçlerinin birlikte hareket etmeleri bu seçimin en büyük kazanımıdır. Bu kazanımın hem sandığa, hem de gelecekte birlikte olacağımız mücadele sahasına yansımasının olumlu sonuçları olacaktır. Her tür baskı ve hileye karşın ikili karaktere sahip bu ittifak güçleri birlikte örgütlü hareket edebilirsek 102 belediyeyi 110-120 seviyelerine çıkarmamız mümkündür. Keza İstanbul, İzmir, Adana, Mersin gibi metropollerde önemli sayıda meclis üyeliğini kazanmamız mümkün görünüyor.

ROJAVA DÜNYANIN GÜNDEMİNDE

Açlık grevleri, yerel seçimler, artan işsizlik, birbirini tetikleyen ekonomik ve siyasi krizler içindeki Türkiye bir yandan da Rojava’ya müdahale meselesini gündemde tutuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem içerideki konuşmalarının, hem de Amerika, Rusya, Avrupa Birliği ülkeleriyle yaptığı diplomatik temasların ağırlığını bu konu oluşturuyor. Türkiye seçimlere giderken siz Rojava’ya bir müdahale bekliyor musunuz?                                    

Rojava şu an sadece Türkiye’nin değil, Iran, Irak ve Suriye’nin de istemeyeceği bir siyasal statü ihtimali ile dünyanın gündemindedir. Sömürgeci devletler oradaki kazanımları kendi ulus devletlerinin bekası için tehlikeli görürlerken, emperyalist- kapitalist sistem de orada yükselen demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü özyönetimin kendi siyasal sistemleri için alternatif olmasını istememektedir. Bu nedenle bölgesel sömürgeci güçlerle emperyalistler birlikte hareket etmektedirler. Türkiye’nin Rusya ve ABD’nin kapısını aynı anda çalması bundandır. Rusya ve ABD’nin Efrin işgaline onay vermeleri, Rojava’ya müdahale edeceğini söyleyen Erdoğan’a seçenekler sunuyor olmaları, onların emperyalist çıkarları gereğidir. Türkiye’nin Rojava’ya müdahale etmek istemesinin asıl nedeni Kürdistan karşıtlığındandır. Bu jeo-strateji gereği hareket eden Türkiye Rusya ve ABD’nin onayını alabilirse seçim öncesinde müdahale edip durumu lehine çevirmek ister. Ama görünen o ki hem müdahale edebilmesi, hem de başarılı olabilmesi mümkün değil. Bu zorluğu gören ve bilen askeri yetkililer, tüm milliyetçi histerilere rağmen karşı gelip istifa edebiliyorsa zorluğun boyutu tahmin edilenden daha da büyüktür.

KÜRTLER DİKKATE DEĞER BİR GÜÇ HALİNE GELMİŞTİR

Kimi siyasal gözlemciler 2019 yılı için karanlık bir tablo çiziyor. Ortadoğu’daki güç savaşlarının İran’ı da içine alacak şekilde yayılmasından ve şiddetlenmesinden endişe ediliyor! Bu konjönktürde Kürtlerin karşı karşıya olduğu tehditler konusunda ne düşünüyorsunuz?     

Üçüncü paylaşım savaşı koşullarından en büyük riski Kürtler yaşayabilirdi. Ancak YPG ve YPJ’nin DAİŞ barbarlığına karşı yürüttüğü tarihi destansı mücadele ile uluslararası kamuoyu nezdinde çok büyük meşruiyet kazanmış olmaları, bu riski büyük ölçüde ötelemiş bulunmaktadır. Risk ihtimali devam etse de üçüncü yol stratejisinin son on yıldaki devrimsel hamlelerinin kazanımları, halklar ve inançlarla birlikte toplumun sivil demokratik örgütlülüğü bugün için Ortadoğu’da onları hem partner, hem de dikkate değer bir güç olmalarını sağlamıştır. Askeri, siyasi, sosyal, kültürel alanlardaki başarıları yanı sıra kadın özgürlükçü paradigması ve laisizm eksenli sosyal yaşam alanlarıyla temel güç konumundadırlar. Bütün bunlar yaşanmamış olunsaydı yirminci yüzyıldakine benzer büyük kaybedebilirlerdi. Ancak bugün dört parça Kürdistan’da mücadele eden siyasal hareketin öncülüğü ve önderliği sayesinde risklerle birlikte büyük kazanma olanakları her zamankinden daha fazladır.

2023 ÖNCESİ ÇÖZÜM ZOR GÖRÜNÜYOR

Türkiye’nin Kürt sorunundaki gidişatını nasıl görüyorsunuz? Sizce çatışmalı ortam daha da derinleşecek mi yoksa 5 yıl öncesinde olduğu gibi taraflar yeniden bir masa etrafında görüşecek mi?

30 Ekim 2014 MGK kararı Ağustos 2016’da güncellenerek beş yıllık siyaset belgesinde Kürtler bir kez daha düşman olarak yaftalanmıştır. Bölgede büyük alt üst oluşlar yaşanmadığı sürece Türkiye’nin 2023 öncesinde çözüm ve benzeri süreçleri dinlendirmesi zor görünüyor. Dillendirse bile geçmişteki gibi olmayacağı açıktır. Tarafların birbirlerine güveni kalmamış, devlet hiçbir sınır tanımaksızın, Kürt soykırımında ısrar ediyorken Kürt tarafı hiçbir şey olmamış gibi davranamaz. Görüşme ya da görüşmeler olacaksa bile öncelikle yaşanan sürecin özeleştirisi ile birlikte, sayın Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması, meşru uluslararası bir kurumun hakemliğinde, Türkiye toplumunun sivil demokratik örgütlülüğünün devreye girmesiyle mümkün olabilir.

Uzun yıllardır siyasetin içinde olan biri olarak 2013 yılında İmralı’da başlayan Çözüm Süreci’yle ilgili görüşlerinizi alabilir miyim? Sizce Türkiye tarihsel bir fırsatı kaçırdı mı? Yoksa bu böyle fırsat zaten yoktu ve olması gereken mi oldu?                           

Türkiye çözümü ifade etmiyor, hazır da değildi. Ancak başlayan üçüncü dünya savaşında ve Suriye’ye müdahalede kendine alan açmak, hegemonyasını misak-ı milli sınırları dediği alanlara kadar yaymak istiyordu. Bu nedenle içerde yol kazası yaşansın istemiyordu. Adına “Milli Birlik ve Kardeşlik” dediği bu süreçte tek devlet, tek millet, tek bayrak zihniyeti devam ediyordu. Kürt siyasal hareketini silahsızlandırabilir, bu sayede amaçlarıma ulaşabilir miyim hesabı içindeydi. Bu nedenle uluslararası heyetler yerine kendimize göre çözeceğiz diyordu. Çözümden anladığı iradesizleştirip teslim almak, mutlak iktidarını tahkim etmekti.

TÜRKİYE’DE ŞU AN HUKUKSUZLUK EGEMENDİR

Geçtiğimiz günlerde Kürt siyasetçiler Gültan Kışanak’a 14 yıl 3 ay, Sebahat Tuncel‘e ise 15 yıl hapis cezası verildi. Seçilmiş siyasetçilere verilen bu ağır cezaları siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de şu an hukuksuzluk hali egemendir. Bırakınız evrensel hukuk. Kendi yasa ve Anayasalarını tanımayan keyfi, kendine görece tek adam rejimi ve onun siyasal saiklerine göre hareket eden bir yargı sistemi devrededir. Hiçbir somut delil yokken bile insanlar yargılanıyor, onlarca yıla mahkûm edilebiliyor. AHİM kararları, Avrupa Konseyi kararları, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayan faşist rejim, muhaliflerini düşmanlaştırmakta, yargı aracılığıyla topluma korku salmak istemektedir.

KARARLAR MGK’DA ALINDI

HDP’nin önceki dönem eş başkanları, milletvekilleri ve belediye başkanları tutuklandı, ayrıca sizin gibi pek çok siyasetçi de yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Bu, bir kuşağın ya da demokratik birikimin tasfiye çabası olarak değerlendiriliyor. Siz ne düşünüyorsunuz?       

30 Ekim tarihli MGK toplantısında PKK’yi askeri alanda yenme, demokratik siyaseti tasfiye etme, insanları yerlerinden göçertme, yerlerine kendisine bağlı cihadistleri yerleştirme gibi kararlar almıştı. Yaşadığımız süreç bu kararlaşmanın sonucudur. Bu kararlar ışığında son yılların siyaset belgesi gereğince iç düşman tarifi yeniden yapılmış, Kürtler ve onların dostları aydın, gazeteci, yazar iç düşman olarak görülmekte her tür hukuksuzluk ve insanlık dışı muamele onlara reva görülmektedir.

HDK- AVRUPA OLAĞANÜSTÜ KONGREYE GİDECEK

HDK Avrupa Eş Sözcüsü göreviniz devam ediyor mu? Zira HDK’den çekildiğiniz yönünde iddialar var? HDK Avrupa’da son durum nedir?                                                                       

HDK- Avrupa 2 Aralık 2018’de olağan kongreye gitti. Kongre öncesinde KCDK-E olarak kimi konularda konsensüse varılarak kongreye gidilmesini önermiştik. Önerilerimizde konsensüs sağlanamayınca kongreyi 31 Mart seçimleri sonrasına erteleyelim dedik. Bu önerimiz de kabul edilmeyince bileşen hukukumuzu dondurduğumuzu söyleyerek kongreye kitlesel katılmayacağımızı kamuoyuyla paylaşmıştık. KCDK-E’nin kongreye katılmamış olmasını siyasal kriz olarak değerlendiren kongre delegasyonu organ seçimlerine gitmek yerine, HDK-A’nın yeniden inşası amacıyla, “Yeniden İnşa Koordinasyon” (YİK) seçimine gitti. YİK, bileşenler ve özgür bireylerle yeniden inşayı görüşerek önümüzdeki 8-10 ay içinde olağanüstü kongreyi gerçekleştirmeye çalışacaktır

Artı gerçek

You might also like

Leave A Reply

Your email address will not be published.